Kemal Can’dan son linç olayları üzerine

01 Ağustos 2010 günü bianet.org’da yayınlanan ve Kemal Can ile son linç olaylarının değerlendirildiği söyleşi.

İnegöl, Dörtyol: Kronik Enfeksiyon, Konjonktürel Alevlenme

Milliyetçi hareketi yakından takip eden yazar Can, İnegöl ve Dörtyol’da olanları “Akut bir durumdan değil on yıllardır devam eden kronik bir enfeksiyondan ve konjonktürel alevlenme gerekçelerinden önce de yapısal arızalardan bahsetmemiz gerekiyor aslında” diye değerlendirdi.

Erhan ÜSTÜNDAĞ
erhan@bianet.org
İstanbul – BİA Haber Merkezi
01 Ağustos 2010, Pazar
Önce Bursa, İnegöl’de bir tartışma ahaliyi Kürtlerin üzerine sürmek için bahane oldu; ardından Hatay, Dörtyol’da dört polis öldürüldü, BDP ve Kürtlerin işyerlerleri talan edildi. Resmi yetkililer geçmişte benzer olayların ardından söylediklerini tekrarlıyor; olaylar münferit, vatandaş haklı olarak tepkili, durum kontrol altında… Hükümetle muhalefetse birbirlerini PKK’yle işbirliğiyle suçlama yarışında.

Yerel kaynaklar aksini söylese de örgütlü milliyetçiler saldırılarda yer almadıkları konusunda ısrarlı; genel merkezin hassasiyetlerinin memleket sathına nasıl yansıdığı ya da örgütlenmenin nerede başlayıp nerede bittiğiyse şüpheli.

Akla takılan soruları Türkiye’de milliyetçilik ve milliyetçi hareket üzerine uzun zamandır çalışan Kemal Can‘a yönelttik. Yeni Gündem, Nokta, NTV ve Expres’te gazecilik/yöneticilik yapmış olan Can’ın “Devlet ve Kuzgun: 1990’lardan 2000’lere MHP”, “Devlet, Ocak, Dergah: 12 Eylül’den 1990’lara Ülkücü Hareket” başlıklı kitapları İletişim’den yayınlanmıştı. Can’ın konu üzerine yazıları başta Birikim olmak üzere çeşitli mecralarda yer alıyor.

Can’la e-posta üzerinden yaptığımız kısa söyleşiyi aktarıyoruz.

İnegöl ve Dörtyol’da meydana gelen olaylar, geçmişte Seferihisar, Adapazarı ve benzeri yerlerde olanlarla aynı türden mi, nitelikçe arada bir fark görüyor musunuz?

Olaylar kriminal bir içerik taşıdığı ve halen sürmekte olduğu için, şimdiden uzaktan bir teşhiste bulunmak pek sağlıklı olmayabilir. Ama Türkiye’nin son yirmi – yirmibeş yılına baktığımızda bu türden ve benzer nitelikte olayların ender görülür, münferit vakalar gibi durmadığını söylemekte bir sakınca yok. Sadece Seferihisar ve Adapazarı, değil daha önce 1990’lar boyunca yaşanan pek çok olayda da -Bayramiç, Susurluk gibi- bu benzerlikleri görüyoruz. 70’li yılların kitlesel kıyım boyutuna ulaşan olaylarını hiç saymıyorum.

Ancak bu tür olaylar karşısında bana şaşırtıcı gelen, on yıllardır bir kaç vakanın üstüste yaşandığı her “tırmanış dönemi”nde; “ne oluyor, neden oluyor?” sorularının aynı iştahla yeniden soruluyor olması. Sanki, yukarıda saydığım örneklerde olduğu gibi, bu ülkede şimdiye kadar hiç böyle olaylar yaşanmamış gibi, sürekli “yeni durumlarla karşı karşıya kalınmış” gibi yapmak bana tuhaf geliyor. Çünkü, akut bir durumdan değil on yıllardır devam eden kronik bir enfeksiyondan ve konjonktürel alevlenme gerekçelerinden önce de yapısal arızalardan bahsetmemiz gerekiyor aslında.

Milliyetçi saldırılar sizce kimler tarafından örgütleniyor? Son yıllarda daha çok sahil kasabalarında Kürtlere karşı açık nefret söylemiyle sürdürülen saldırılar, MHP ve BBP’nin temsil ettiğinin dışında, yeni bir tür faşizmin göstergesi mi?

Asıl olarak yapısal ve kronik sorunu mesele ederek olaya yaklaşınca, bu potansiyeli an itibariyle kimin aktive ettiğinden -elbette önemlidir ama- daha önemli olan, bu potansiyelin nasıl her daim emre hazır bulunabildiğidir. Yani, İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi İnegöl’de sarhoş amigolar startı verdiyse daha küçük bir sorunla uğraştığımızı mı düşüneceğiz? Bence milliyetçilik soslu / sembollü saldırı potansiyeli politik aktörlerin kontrol ettiğinden çok daha geniş bir alanı enfekte etmiş durumda. Dolayısıyla, şimdilik yaygaracı ama kolayca yıkıcı olabilecek bu potansiyelin, destursuz bir kullanıma açık olduğunu söyleyebilirim.

MHP ısrarla olayların dışında olduğunu ve durumu yatıştırmaya çalıştığını söylüyor, bunu inandırıcı buluyor musunuz?

Özel olarak MHP’nin, özellikle de Devlet Bahçeli’nin bu konuda ısrarlı bir hassasiyet göstermeye çalıştığını ve bu konuda inandırıcı olduğunu da düşünüyorum. Çünkü, tersi bir yaklaşımın sözkonusu olduğunda çok daha yıkıcı sonuçlar oluşacağını biliyorum.

Hükümetin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu saldırıları kuşatacak bir politikası/hazırlığı var mı sizce?

Daha önce de olduğu gibi, bu tür olaylar karşısında devletin ve siyasi iktidarın yaklaşımının meseleyi özel ve dar bir çerçeveye sıkıştırma şeklindeki alışılmış tarzı sürdürdüğünü görüyorum. Sarhoşlar, provakatörler “iyi ahaliyi kandırarak, kötü şeyler yaptırmışlar”. Bütün olup bitenin gerçekleştiği ortam ve koşullar tartışmada hiç yok. Son zamanlarda provakatif tartışma başlıkları modasına uyarak ben de provakatif bir soru soruyorum: “Aslında iyi olan insanların varlığından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?”

Açılım sürecini, AB sürecini, Anayasa sürecini, IMF sürecini ve benzeri her “süreci” ahaliden kaçırarak, gerçek ve derin tartışma ortamlarının dışında taktik pazarlık meseleleri gibi görme yaklaşımı herhangi sorunu çözebilir gelmiyor bana. (EÜ)

Bir Cevap Yazın