Feodalite Araştırmalarında Dönüm Noktası: Bloch’un Feodal Toplumu

Erdem Sönmez tarafından yazıldı. | 05 Aralık 2009

 

Özelde Marc Bloch’un genelde de Lucien Febvre ile birlikte kurucusu olduğu Annales Okulu’nun Ortaçağ ve feodalite araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturduğunu kaydetmek aslında gerçekliğin sınırlı bir yönüne işaret eder. Hem Bloch’un hem de mensubu olduğu Annales geleneğinin, “tarihçilik mesleği”nde olumlu anlamda bir kırılmayı gerçekleştirdiği, şüphesiz daha doyurucu bir tarif. Bloch’un Annales’in kurulduğu 1929 yılından sonraki ikinci çalışması olan -birincisi 1931’de yayımlanan Les Caractères Originaux de l’Histoire Rurale Française (Fransa’nın Kırsal Tarihinin Temel Özellikleri)- ve 1939’da yayımlanan Feodal Toplum, yazarın belki de en çok bilinen kitabıdır. Feodal Toplum, Avrupa tarihinin 10. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar geçen döneminde, Bloch’un birçoğunu daha önce ele almış olduğu kölelik ve özgürlük, kutsal krallık, paranın önemi gibi geniş bir konu yelpazesiyle uğraşan kapsamlı bir sentezidir. Peter Burke’un da belirttiği gibi, kitap bu yönüyle Bloch’un ömür boyu yaptığı çalışmaların bir özeti niteliğindedir1

O halde, Bloch’un çığır açıcı çalışmasını anlayabilmenin, yazarın ve dolayısıyla Annales’in tarih tahayyülünü kavrayabilmekten geçtiğini söylemek mümkündür.

Annales: Tarihçiliğin put kırıcısı

19. yüzyılda gelişen sosyal bilim anlayışına göre, gerçekliğin bir bütün olarak kavranabilmesinin yolu, toplumsal gerçekliği oluşturan parçaların tek tek ve derinlemesine incelenmesinden geçmektedir. Bu varsayımdan hareketle, 19. yüzyıl bilginin disiplinlere ayrıldığı ve profesyonelleştiği bir dönem olmuştur. Toplumsal bilgiye ilişkin diğer dallar gibi tarih de, 19. yüzyılın başlarında profesyonel bir disiplin haline gelirken kendisinden önceki araştırmaların oluşturduğu gelenekten, dönemin bilim anlayışı pozitivizmden ve toplumsal-siyasal koşullardan derinden etkilenmiştir. Bu dönemde tarih disiplini, disiplin kavramının tanımı gereği, kendi çalışma alanını, yöntemini ve araştırma araçlarını belirlerken, hangi konuların kendi yetki alanının dışında olduğunu da sebepleriyle tanımlama gayretindedir. Bu kurma ve kurumsallaşma sürecinde, tarih disiplinin geçmişteki tarihçilik uğraşına ve çağdaşı olan sosyal bilim disiplinlerine bakışı derinden bir kırılmaya uğramıştır. Sosyo-politik koşulların ve dönemin bilim anlayışının etkisinin yanında, geçmişteki tarihçilikle ve toplumsal bilimin diğer dallarıyla olan mesafenin belirtilmesi gerekliliği, profesyonel tarihçiliğin üzerine yoğunlaşacağı sahanın belirmesinde etkili olmuş; bu dönemdeki tarihçilik esas olarak siyasal olana odaklanmıştır.

19. yüzyılın başında başlayan süreç, yüzyıl dönümüne gelindiğinde tarihçiliğe ilişkin temel varsayımların, yöntemlerin ve çalışma alanlarının evrensel düzeyde kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Tam da bu dönemde, Ranke tarafından başlatılan profesyonel tarihyazımı paradigmasına karşı önemli eleştiriler yükselmiş, deyim yerindeyse Annales Okulu’na giden yolun ilk taşları döşenmeye başlamıştır. Sözü edilen eleştirilerin temelini, 19. yüzyıl tarihçiliğinin toplumsal ve ekonomik olanı dışlaması ve salt siyasal olana odaklanması oluşturur. Bu çerçevede, yeni eleştirel yaklaşımın en önemli temsilcileri arasında Karl Lamprecht, Frederick J. Turner, James H. Robinson, Michelet, François Simiand, Henri Berr, Henri Pirenne’in isimleri sayılabilir ve bu isimlerin etkisiyle yüzyıl dönümü tarihyazımında Marx’ın metaforu kullanılacak olursa katı olan her şeyin buharlaşmaya başladığı bir dönem olarak nitelenebilir. Marx demişken, tam da bu dönemde tarih açıklamasının merkezinde, toplumsal yapı kavramı ve bu yapının tarihselliği anlayışı bulunan ve buradan hareketle de toplumsal değişim süreçlerindeki içsel dinamiklere ayrı bir önem atfedilen Marx’ın geliştirdiği tarih tahayyülünün etkilerinin, 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan eleştirel yaklaşımın Rankegil yaklaşıma yönelik itirazların sebepleriyle çakışma halinde olduğunu söylemek mümkündür.

19. yüzyılın sonunda egemen tarihçilik anlayışına karşı başlatılan muhalefet, Lucien Febvre ve Marc Bloch’un 1929 yılında Annales d’Histoire Économique et Sociale dergisini çıkarmaya başlamalarıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Annales’in geliştirdiği tarih anlayışıyla birlikte, tarihin içeriği, öznesinin kim olduğu gibi sorulara verilen cevaplar büyük ölçüde değişmiş ve dolayısıyla 19. yüzyıldaki tarih tahayyülü köklü bir biçimde dönüşüme uğramıştır. 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan yeni tarih anlayışı, Rankegil yaklaşımın tarihin ekonomik ve sosyal olana sıkı sıkıya kapattığı kapılarını aralamış; Annales Okulu ise bu kapıları bir daha kapanmamak üzere ortadan kaldırmıştır. Annales’in, tarihin kapsamına ilişkin yok ettiği kapılar, François Simiand’ın 20. yüzyılın hemen başında tarihçiliğe ilişkin kırılması gerektiğini söylediği putları hatırlatır. Put kırma eylemi ise çeşitli ölçülerde özgürleşmeyi ve özgürleştirmeyi içerir. Dolayısıyla, Annales Okulu’nun gerçekleştirdiği, biraz zorlama bir ifadeyle tarihçiliği özgürleştirme serüveninin, 20. yüzyılda çok çeşitli tarihçilik anlayışlarının kök salıp filizlenmesine uygun ortamı hazırladığı söylenebilir. Kısacası, Annales’dan itibaren tarihyazımının geri dönüşümsüz bir biçimde değiştiğini söylemek mümkündür.

Annales için yapısal model

Marc Bloch ve Lucien Febvre’in hem Annales kurulmadan önce hem de Annales kurulduktan sonra yazdıklarına bakılarak bir yapısal hat ya da Annales hareketinin temel özelliklerini kavramayı kolaylaştıracak bir model oluşturulabilir mi? Çok kabaca özetlemek gerekirse, bu hattın birbiriyle iç içe olan ve hangisinden yola çıkılırsa diğerine ulaşmayı sağlayan, iki temel ilkesinden bahsedilebilir.

Birinci ilke, esas olarak siyasete odaklanan bir tarih tahayyülünün yerini insan etkinliğinin tamamının incelenmesine bırakmasıdır. İkinci ilke ise, geçmişteki benzersiz, tekil olaylara yoğunlaşmayı öğütleyen geleneksel tarihçiliğin, sorun odaklı analitik tarih araştırmaları lehine dönüşmesinin savunulmasıdır. Annales geleneğiyle özdeşleşen geriye doğru (gerileksel, regressive) ve karşılaştırmalı yöntemden disiplinlerarası işbirliği ve uzun süreli değişimin incelenmesine varıncaya kadar tüm ayırt edici özelliklerin bu iki temel fonksiyonun türevleri olarak geliştiğini söylemek mümkündür.

İlk ilkeden başlanacak olunursa, belirtildiği gibi, Ranke ve çağdaşlarınca tarihsel değişimin başlıca motoru ve dolayısıyla insan etkinliğini belirleyen esas faktör olduğu varsayılan devletlerarası güç ilişkilerine odaklanma, tarih araştırmalarının merkezine devleti ve siyasal olanı koymaktaydı. Bu tutuma karşı, Febvre ve Bloch, Blache’dan Simiand’a, Michelet’den Marx’a, Pirenne’den Burckhardt’a uzanan bir yelpazede kendilerinden önceki kimi isimlerin de etkisiyle, tarihçiliğe sınır çizmesi muhtemel her türlü girişimin karşısında yer almış ve tarihi insanın bugünle etkileşim halinde olan geçmişinin bilimi şeklinde yorumlamışlardır. Tarih araştırmalarının merkezine bir önceki yüzyıldan farklı olarak, devlet yerine insanın ya da daha doğru bir ifadeyle toplum içindeki insanın yerleştirilmesi, yeni tarih algısının insan etkinliğinin tüm kalemlerini kapsamasını gerektirmiş; bu durum ise, doğal olarak, tarih ve diğer sosyal bilim disiplinleri arasında kurulması gerekliliği vurgulanılan işbirliğini ve disiplinlerarası çalışmayı gündeme getirmiştir. Toplumsal bilgiye ilişkin diğer disiplinlerle etkileşim ve işbirliği ise hem bu disiplinlerin yöntemlerinden faydalanma yoluyla, tarihçilerin kaynaklarına hangi sorularla yaklaşacakları konusunda ufuk açıcı olmuş ve dolayısıyla tarih araştırmalarında sorun odaklı analitik bir perspektifin gelişmesini sağlamış hem de 19. yüzyılda disiplinlerin kurumsallaşma sürecinde pozitivizmin etkisiyle ortaya çıkan disiplinlerarası sınırların ve ayrım çizgilerinin kemikleşmesine karşı panzehir işlevi görmüştür.

Bu durum da, sosyal bilimlerin diğer disiplinleriyle tarihin 19. yüzyıldaki birbirlerini algılayış biçimlerini ve aralarındaki gerilimi değiştirmeye yöneliktir. 19. yüzyıldaki tarih anlayışının ortaya çıkışını etkileyen faktörlerin aşılmasının bir sonucu olan birbiriyle oldukça iç içe haldeki bu nedensellik zincirinin oluşması Annales hareketinin ilk dönemine rastlar. Ancak, Burke’un da altını çizdiği gibi, Bloch ve Febvre’in siyasal olaylar tarihçiliğine karşı başlattıkları hareket, 20. yüzyılın ilk yarısındaki bir dizi isyan hareketi arasından sadece bir tanesidir2
Annales’i, siyasal tarihçiliğe isyan eden öncüllerinden ve çağdaşlarından ayıran ve okulun 20. yüzyıldaki tarihyazımına damgasını vurmasını sağlayan ise, ifade edilmeye çalışılan hat doğrultusunda işleyen ilkelerin Braudel döneminde kesin olarak formüle edilişi olmuştur.

Feodal Toplum: Bloch’un tarihçiliğinin özü

Feodal Toplum, tam da sözü edilen yapısal modelin somutlaştığı ve Annales’in kuruluş dönemindeki temel özelliklerinin kristalize olduğu bir çalışmadır. Bloch kitabının ilk cildine tarihsel ortamı inceleyerek, kendi deyişiyle toplumsal arka planın genel koşullarını betimleyerek başlar. Ardından, eldeki teknoloji de dâhil olmak üzere, feodal toplumun duygu ve düşünce tarzından dinsel tutumlarına, halk geleneklerinden hukuki mirasa uzanan bir yelpazede önemli roller oynayan, incelenen uygarlığın özsel nitelikleri, feodaliteye kendine özgü rengini veren, insanı insana bağımlı kılan ilişkilerin oluşumuyla birlikte saptanır. Takip eden ciltte ise sınıfların gelişimi ve yönetim kademelerinin oluşum ve örgütlenmesi üzerine yoğunlaşılır. Bu ciltte esas olarak sınıfsal yapılar, çatışmalar ve siyasal değişim çözümlenir.

Feodal Toplum’da, kolektif bilinç, kolektif hafıza ve kolektif tasavvur kavramları sık sık kullanılır. O kadar ki, kolektif hafızaya kitapta bir bölüm ayrılmıştır3

Bu yönleriyle kitap, bazı yorumlara göre, Bloch’un en Durkheim’cı çalışmasıdır. Durkheim’ın karşılaştırma, tipoloji ve toplumsal evrime yönelik ilgisi ve bu ilginin Bloch üzerindeki etkisi, kitabın son bölümlerinden biri olan “Toplumsal Tip Olarak Feodalite” kısmında da kendisini gösterir4

Ancak belirtmek gerekir ki, gerek Les Rois Thaumaturges’de (Kutsal Dokunuş), gerek Les Caractères Originaux de l’Histoire Rurale Française’de ve gerekse de Feodal Toplum’da Bloch’taki yol gösterici temel ilkeler Durkheim’dan çok Marx’a yakındır. Zira, Durkheim’da iş bölümü, toplumsal kaynaşma, kolektif bilinç ve örgütlenme gibi terimler, ne kavram ne de saha olarak pek açık tanımlanmış değildir ve Bloch’un söz konusu terimleri benimsemesi, bu terimleri aynı anlamda kullandığı anlamına gelmez. Örneğin, Durkheim’ın toplumsal gerçekliği, görüntüyle gerçeklik arasındaki ayırımı pozitivist bir biçimde gözeten önkoşullarla daha yakından ilişkiliyken, Bloch’un kullandığı anlamıyla toplumsal gerçekler, Durkheim’daki kadar özgül örneklerinden uzak değildirler. Oysa hem Fransız kırsal tarihini incelediği hem de feodaliteyi araştırdığı çalışmalarında Bloch’un başlıca temalarından biri, feodalizmin, var olan hiyerarşik yapıları rasyonelize etme ve doğallaştırma eğiliminde olan yasal tanımlarının çürütülmesinden oluşmaktadır ve Bloch, yasanın toplumsal temelinin sömürünün sınıf yapılarında ve bunlara gösterilen dirençlerde olduğunu kaydeder. Buradan hareketle de, Bloch’un yöneliminin Durkheim’dan ziyade, Marksist teoriye daha yatkın olduğunu söylemek mümkündür5

Feodal Toplum’da, feodalite üzerine o tarihten önce yapılmış araştırmalardan farklı olarak, sadece toprak kullanma hakkı, toplumsal hiyerarşi, savaşlar ile devlet arasındaki bağlantılarla ilgilenilmek yerine, bir bütün olarak feodal toplum ele alınır. Bloch çalışmasının bu yönünü “burada denemeyi düşündüğümüz şey, bağlantılarıyla birlikte toplumsal yapının çözümlenmesi ve açıklanmasıdır” şeklinde ifade eder ve diğer çalışma alanlarında da aynı yöntemin kullanılması çağrısını yapar6. Zira Bloch’a göre, bir toplumu yöneten kurumlar bütünü son çözümlemede ancak, insani ve dolayısıyla maddi ortamın bütününün bilgisi içinde açıklanabilir olmaktadır. Dolayısıyla Feodal Toplum, toplumsal yaşam üzerindeki önemli etkilerin çeşitliliğine dikkat çeker. McLennan’ın deyişiyle Bloch bu eserinde, feodalizmin farklı formlarını, tamamlanmamış çözülüşünü; sınıfların içsel bölünmelerini, akrabalık ilişkilerinin biçimlerini, kültürel yaşamı ve rasyonellik kavramlarını derin görüşlülükle, detaylı bir şekilde inceler7

Eğer Feodal Toplum’un önemi tek bir cümleyle belirtilmeye çalışılacak olursa, Robert Fossier’nin kitabın yeni baskısında yer alan önsözündeki nitelemesi tercih edilebilir: Feodal Toplum merkezdeki çekirdek olarak kalmayı sürdürmektedir; işin daha başındaki bir araştırmacıdan ilk olarak bu kitabı okuması istenirken, yol almış bir araştırmacıdan beklenen yine bu kitabı yeni baştan okumasıdır8

1. Peter Burke, Fransız Tarih Devrimi: Annales Okulu, (2. Baskı), Çev. Mehmet Küçük, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2006, s. 58. [Geri]
2. Burke, a.g.e., s. 179. [Geri]
3. Marc Bloch, Feodal Toplum, Çev. Melek Fırat, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2007, s. 171-194. [Geri]
4. Burke, a.g.e., s. 59. [Geri]
5. Gregor McLennan, “Braudel ve Annales Paradigması”, Çev. Deniz Erksan, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1985, s. 115-117. [Geri]
6. Bloch, a.g.e., s. 31. [Geri]
7. McLennan, a.g.m., s. 117. [Geri]
8. Robert Fossier, “Önsöz”, Feodal Toplum içinde, s. 11.

Bir Cevap Yazın