‘Yakın dönem tarih mitolojileriyle hesaplaşmalıyız’

Radikal kitap ekinden bu sefer bir söyleşi. Cumhuriyet dönemi araştırmalarıyla tanınan Cemil Koçak’ın Demokrat Parti üzerine hazırladığı kitabın tanıtımına da vesile olan söyleşiyi Murat Bozluolcay yapmış. Yine 16/04/2010 tarihli ekten.
'Yakın dönem  tarih mitolojileriyle hesaplaşmalıyız'

Cemil Koçak, ‘İkinci Parti’ adlı kitabında 1945-1950 yılları arasında Demokrat Parti’nin hangi iç ve dış koşullarda oluşturulduğunu inceliyor. Cemil Koçak’a göre DP de CHP de aynı sınıflara dayanıyor. Birinin ‘ilerici ve solcu’ diğerinin ‘karşı devrimci’ ilan edilmesi ise sadece tarih yazımının ürettiği mitolojiler…

MURAT BOZLUOLCAY (Arşivi)

Cemil Koçak, Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihini incelemeye devam ediyor. İki ciltlik ‘Türkiye’de Millî Şef Dönemi (1938-1945)’ adlı önemli çalışmasının ardından, onun devamı niteliğinde bir başka kapsamlı çalışmayı yayımlıyor. ‘Türkiye’de İki Partili Siyasi Sistemin Kuruluş Yılları (1945-1950)’ dizisinin ilk cildi İkinci Parti çıktı. Koçak bu kitapla, Türkiye siyasi tarihinin tartışmalı dönemlerinden birinin ayrıntılı ve kapsamlı panoramasını gözler önüne seriyor. “Bu ciltler sürecek olan seride, iki partili bir siyasi sistemin niçin ve nasıl, hangi iç ve dış koşullarda oluştu(ruldu)ğunu açıklamaya çalışacak ve 1960 yılına kadar da sürdüğünü yazmakla yetineceğim” diyen Koçak’la söyleştik… 
‘Türkiye’de İki Partili Siyasi Sistemin Kuruluş Yılları (1945-1950)’ kapsamlı bir kitap dizisi. İsterseniz önce dizinin amacı ve kapsamından bahsedelim. Böylesine kapsamlı bir dizi hazırlamaya nasıl karar verdiniz?

Uzun yıllar önce ‘Türkiye’de Millî Şef Dönemi’ adlı doktora tezimi bitirdikten çok kısa bir süre sonra, sonraki dönemi de araştırmaya giriştim; yani kapsamlı okumaya ve araştırmaya. Bu süreç 1980’li yılların ikinci yarısında başladı. O zamandan beri, tabii o günden bugüne bütün diğer araştırmalarım ve yayınlarımla birlikte, bu dönemi de hem okudum, hem araştırdım ve neredeyse yirmi yıl boyunca binlerce sayfa yazdım. Ama hep kesintilerle. Nihayet olgunlaştığını ya da artık daha fazlasını yapamayacağımı anladığımda, yayımlamaya karar verdim. Şimdiye kadarki araştırmalarımı çok büyük ölçüde tek parti dönemi üzerine yoğunlaştırmıştım; bu safhada eski araştırma alanımı terk etmemekle birlikte, günümüzün anlaşılmasında çok önemli gördüğüm sonraki dönemi de ele alıyorum. Dizi, 1945 yılından başlıyor ve 1950 seçimleri ile sona erecek. Hepsini yazdım, şimdi -umarım- birer yıl arayla yayıma hazırlamam gerekiyor. Bu dönemi tam bu sırada yayımlamanın güncel bir önemi de olduğu kanısındayım. Şöyle ki, yeniden çok kapsamlı ve derin bir geçiş dönemi içinde yaşıyoruz; eski düzen bütünüyle çatırdıyor, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını hissediyor ve hatta biliyoruz, diğer yandan eski düzenin yerine neyin ve nasıl geleceğini bilemiyoruz; adeta el yordamıyla ilerlemeye devam ediyoruz. Sanırım yaklaşık altmış yıl önceki bir başka geçiş dönemini bütün boyutlarıyla, bütün karmaşıklığıyla ve bütün sonuçları ile anlamak, günümüzü anlamakta ve analiz etmekte katkı sağlayacaktır. Bir de böyle bir konjonktürel katkısı olacağı umudundayım.

Bir başka neden de, günümüzde yakın dönem tarih mitolojileriyle hesaplaşma gereğidir. Yakın geçmişimiz büyük ölçüde mitolojiler ve yanlış aktarmalar ile dolu. Geçmişimizi itinayla temizlemeye çalışanlara karşı tarihçiler görevlerini yerine getirmeliler.

Dizinin ilk cildi, İkinci Parti geçen günlerde yayımlandı. Demokrat Parti’nin kuruluşunun fikir olarak şekillendiği bir yılı inceliyorsunuz. Sadece Türkiye’deki iç siyasi tartışmalar değil, dünyada biçimlenen yeni siyaset şekilleri ve uluslararası ilişkiler de analizinizin önemli bir parçası. Senkronize bir tarih anlatısı kaleme almışsınız. Yöntem olarak bu tercihinizin sebebini anlatabilir misiniz?

Evet, ben adı geçen doktora tezimden bu yana Türkiye’deki iç politika gelişmelerinin analizinde muhakkak dış politika ekseninin de analize katılması gerektiğini savunuyorum. Bu yapılmıyor değil, ama eksik olarak. Çok daha girift bir ilişkiden söz ediyorum. Doktora tezimde özellikle Almanya ile ilişkileri dönemin Alman belgeleri temelinde vurgulamıştım. Almanya ile ilişkilerin iç politikadaki uzantılarını açıkça göstermiştim. Bu dizide ise tabiatıyla Amerika ile ilişkilerden söz ediyorum. Bu kez yayımlanmış Amerikan diplomatik belgelerini kullandım. Soğuk savaş yıllarının Türkiye üzerindeki etkileri tam olarak bilinmeden, dönemin analizi eksik ve yanlış olur. Bu alanda da epey tartışma gündemi yarattım. Fakat bu kez tabiri caizse daha da ileri gittim: Sanırım tarihyazımında ilk kez tarihsel örgüyü kurarken, iç ve dış politika gelişmelerini adeta sarmal hale getirmeye çalıştım. Ardı ardına bir ondan bir bundan söz ederek, iki önemli gelişmeyi paralel biçimde (ama kesinlikle ayrı ayrı değil) senkronize örmeye çalıştım. Konuları birbirinin içinde eritmeye gayret ettim. Aralarındaki yakın ve derin ilişkiyi göstermek istedim. Yöntem olarak bunun doğru olduğu kanısındayım, umarım başarabilmişimdir.

Bu arada bir başka önemli yöntemi daha kullanıyorum: Bu da bizde çok eksik olan karşılaştırmalı tarih yöntemidir. Yani Türkiye’nin adeta kendine özgü, ‘sui generis’ bir ülke olduğu yolundaki genelgeçer anlayışı da geride bırakmamız gerektiği kanısındayım; Türkiye ile benzer rejimlere sahip diğer ülkelerde olup bitenleri de Türkiye ile karşılaştırmaya gayret ettim; Latin Amerika ülkeleri ile özellikle İspanya ve Portekiz’de olan bitenleri ve bu sırada esen rüzgârların bütün bu ülkelerde nasıl benzer ya da paralel etkilere neden olduğunu göstermeye de gayret ettim. Sonuçlara gelince, farklı olabiliyor ve bu farklılıkları nedenleri ile analiz etmeye çalıştım. Hayır, Türkiye de dünyanın ayrılmaz bir parçasıdır ve o da genelin içinde değerlendirilmelidir anlayışını bir yöntem olarak kullandım.

İlk cilt aşağı yukarı bin sayfa ve yalnızca bir yıl içinde yaşanan muazzam bir hareketliliği inceliyorsunuz. Var olan literatüre de nazik bir biçimde kapsamlı eleştiriler yöneltiyorsunuz. Millî Şef dönemini ve dönemin sonunu anlatan literatürü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elbette kitabımda da sözünü ettiğim gibi, dönemi ele alan çok takdir ettiğim akademik çalışmalar var; mesela Kemal Karpat’ın Türk Demokrasi Tarihi’ne özel bir önem atfediyorum; fakat dönem üzerine çok sayıdaki metin, birbirinin adeta kopyası hüviyetinde. Hem şekil, hem de içerik ve yöntem bakımından. Hep aynı temalar ve hep aynı bakış açısı ile ele alınıyor. Oysa ben kitabımda döneme ilişkin tarihyazımını eleştiriyorum. Bu döneme ait bütün yazılanların temalarına bakınız, pek de bir farklılık bulamazsınız. Oysa tartışılması gereken o kadar çok tema var ki, zaten dizinin bu kadar çok ciltte toplanmasının nedeni bütün bu şimdiye kadar ele alınmamış farklı temaların ayrıntılı bir şekilde bilinmesi ve tartışılması gerektiğidir. Mesela, 1990’lı yılların başında Abdülhamid’in Mirası adında küçük bir kitap yayımlamıştım. Maalesef yayınevinin kapanması ile dağıtımı pek yapılamadı. Bu seride onu yine yayınlayacağım. Bu kitapta bir miras öyküsünden yola çıkarak, Türkiye’de hukuk-siyaset ilişkisini tartışmaya açmıştım ve ‘inkılâp’ın hukuktan nasıl üstün çıktığını anlatmıştım. Bugün içinde yaşadığımız yargı ve hukuk sorunlarının nasıl bir tarihsel mirastan geldiğini görmek açısından bence bu çok önemli. Eğer hukuk siyasetten sonra geliyorsa, gelirse, bu takdirde hukuk devleti daha uzun zaman kağıt üzerinde kalacak demektir. Hep söylediğim gibi, tarihsel olan bugünün anlaşılmasında önceliklidir.

Kitabımın sunuşunda da yazdığım gibi; Şimdiye kadar dönem üzerine yapılan neredeyse bütün çalışmaların ortak paydası, dönemin kaçınılmaz bir şekilde son varış noktası olarak kabul edilmesidir. Bu, sadece bir varsayımdır; fakat bu bakış açısı, bütün tarihyazımını hakimiyeti altına almıştır. Bu basit ön kabulün nedeni ise, politik sürecin son tahlilde geri dönüşsüz olarak tamamlanmasıdır. Bu son sahne, tarihyazımında dönemin geri dönülemez bir süreç olarak ele alınmasına neden olmuştur. Oysa, ben bu metinde bunun tam aksini iddia ediyorum: Tezim, dönemin dönüşsüz olmadığıdır. Geri dönüş ihtimali, her zaman bir seçenek olarak gündemde kalmıştır. Sürecin içeriği gibi, sonu da belirsizdir. Bu bakımdan dönemi, başından sonuna kadar kendi içinde tutarlı, süreklilik gösteren ve nihayet sonuca ulaşan bir tarihyazımının yarattığı basitlikten ve kısırlıktan çıkarmak gerekir. Serinin ana amacı da budur. Bu metinde yeni bir tarihyazımının çerçevesini belirlemeye çalıştım ve bunu yaparken eski tarihyazımı ile hesaplaşmaya gayret ettim. Bu hesaplaşma yapılmadan, tarihyazımındaki paradigma değişimini gerçekleştirmek imkânı hiç olamazdı. 1945-1950 döneminin tamamını, “Türkiye’de iki partili siyasi sistemin kuruluş yılları” olarak tanımlıyorum. Görüldüğü gibi, ne demokrasiye geçişten söz ediyorum, ne de çokpartili hayattan… Umarım okuyucu, daha ana başlıktan meramımın epeyce farklı olduğunu anlayacaktır. Ben bu ciltler sürecek olan seride, iki partili bir siyasî sistemin niçin ve nasıl, hangi iç ve dış koşullarda oluştu(ruldu)ğunu açıklamaya çalışacak ve 1960 yılına kadar da sürdüğünü yazmakla yetineceğim.

1945-1950 dönemini bu kadar kapsamlı ve ayrıntılı incelediğinizde, dönem hakkında en çok kullanılan, ezber olarak tekrarlanan ve bugünlerde de yeniden tedavüle sokulan ‘karşı-devrimci DP/AP/AKP’ geleneği gibi bir tanımlamayı anlamlı buluyor musunuz?

Bizde yakın tarih çalışmalarında en sık görülen kolaycılık, tarafları birbirinden tamamen ayırmak ve birinin yanında yer alırken, diğerini eleştirmektir. Oysa tarihsel süreç ‘iyi adamlar’la ‘kötü adamlar’ın bir maçı değildir ve öyle ele alınırsa, tarihsel gerçeğin önemli kısımları gözden kaçar, nitekim kaçmaktadır da. Mitolojilerden kaçınmak gerek. Kitabımda da yazdığım gibi, DP’nin toprak ağalarının partisi olarak kurulduğunu yazmak ve bunu hiç sorgulamamak, tarihyazımının adeta değişmez karakteristiklerinden biridir. Ben basit bir soru soruyorum, DP’yi böyle tanımlayanlar, nasıl oluyor da DP’nin aynı siyasal kadrosunu zamanında içinde barındırmakta sakınca görmeyen CHP’yi Kemalist ve devrimci bir oluşum olarak görebiliyorlar? Yani aynı siyasal kişilikler, CHP’de yer alırken, bu partiyi ilerici yapabiliyorken, bir başkasına geçince nasıl oluyor da, yeni partiyi toprak ağalarının partisi haline getirebiliyorlar? Partilerin isimlerine göre mi sınıfsal konum belirleniyor? İsterseniz biraz Marksist jargonla söyleyeyim: DP’nin, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşmeleri sırasında ve sonrasında, ‘büyük arazi sahipleri’ ile ‘büyük burjuvazi’nin birleşmesi sonucunda oluştuğu yönündeki tezi ele alalım: Bu bir hayli klasikleşmiş ve sınıfsal bir bakış açısını gündeme getiren tezin temelinde bir zayıflık yatıyor. Çünkü, tekparti iktidarı boyunca, büyük toprak sahiplerini, ticaret burjuvazisini, sanayi burjuvazisini, taşra eşraf ve mütegallibesini vb. hakim sınıfları içinde barındırabilen ve bu yapısına karşın, ‘ulus-devlet inşaası’nı ve ‘modernleşme’ sürecini başarabilen ‘ilerici ve halkçı’ CHP’ye karşılık, aynı sınıfların temsilcisi DP niçin hakim sınıfların partisi konumuna yükseliyor? Aynı kişiler ve sınıflar CHP’yi ‘ilerici ve solcu’ yaparken, niçin DP’yi karşıtı yapıyorlar? CHP, DP’yi kuracak olan ‘toprak ağaları’nı, ‘ticaret burjuvazisi’ni bağrında taşırken ‘ilerici’ olmayı başarabiliyor, ama bu gruplar CHP’den ayrılınca ve DP’yi kurunca birdenbire nasıl ‘gerici’ hale gelebiliyorlar? Dahası, bütün bu grupların asker-sivil aydınlarla ve bürokratlarla denetim altına alındığı/alınabildiği varsayımı eğer doğruysa, DP’nin de aynı grupları bağrında taşımadığı nereden bellidir? Bu sorular, yanıtlanması gereken sorular olarak kanımca hâlâ ortada duruyorlar. Aynı sınıflara dayalı partilere verilen sıfatlar, sadece isimlerine göre değişiyor!

Biraz daha farklı noktalara da değinmek isterim: Artık unutulmuş, ama o dönemde bütün bu gelişmelerin bir ‘demokrasi inkılâbı’ olarak takdim edildiğini hatırlatmak faydalı olur mu acaba? Evet, 1950’den sonra, ama özellikle 1960’larda sosyalistlerin de katkısı ile bir karşı-devrim anlayışı tarihyazımına da yerleşti. 1946 sonrası bütünüyle bir karşı-devrim olarak değerlendirildi. Böylece demokratik gelişmeler, karşı-devrim ile örtüşmüş oldu. Bu anlayışın Türkiye soluna getirdiklerini hepimiz içinde yer alarak ve yaşayarak bizzat gördük. Ben bu kitapta esas olarak bu tezle de hesaplaşmak gerektiğini söylüyorum. Ortada bir sarkaç değil, dinamik bir gelişme var; geri gidiş değil, değişim ve dönüşüm var; ne var ki benim ele aldığım dönemde dönüşümün ne ölçüde olduğunu tartışmaya açıyorum ve pek bulamıyorum. Ama asıl önemli olan bunun nedenleri, zihniyetin yarattığı sorunlar. Siyasi zihniyet, resmi ideoloji, değişimi sağlasa da, dönüşümü sağlamaya yeterli değil. Bu bakımdan ayrıntılı analizi hak ediyor.

İkinci Parti’nin önsözünden anlaşıldığı kadarıyla çok ciltli bir dönem analizi hazırlıyorsunuz. Bunun devamında Demokrat Parti’yi ele alan başka bir çalışmanız olacak mı?

Kitabımın sunuşunda da yazdığım gibi, Seri, bir bütündür. Her cilt de kendi içinde bir bütündür. Her cildin içeriği, dönemin alt periyodizasyonuna göre düzenlenmiştir. Bu bakımdan her cilt belirli bir paradigmayı içerir. Her cildin ayrı bir adı vardır ve umudum, bu adların her cildin paradigmasını açıklıyor olmasıdır. Ciltler arasında doğrudan bağlantı vardır ve bu bağlantı(lar) her fırsatta gösterilmeye çalışılmıştır. Metin, genellikle kronolojik akış izleyecektir. Ancak tematik konular nedeniyle kopuşlar da içerecektir. Tematik konuları, kronolojik sıralamadan ayrılmak pahasına, ayrıca ele alacağım. Bu bakımdan her cildin içerdiği döneme ilişkin bazı eksik(lik)ler de görülecektir. Okuyucunun bu bakımdan sabırlı olmasını dilemekten başkası elimden gelmedi.

DP tarihi mi? Hayır, artık buna gücümün yeteceği kanısında değilim; zaten gençler ne güne duruyorlar! Ben yine tekparti dönemi üzerine gitmeye devam edeceğim; CHP’nin sınıfsal tabanını ve sosyolojisini belgesel düzeyde araştırmak uykumu kaçıran bir heyecan veriyor bana. Bir de 1960 sonrasını ciddiyetle ele almak; yerli yerine oturtmak gibi bir meselem var. Ordu-politika meselesi. Sonra, yani en sonunda, fikir tarihi yazacağım. Yani artık yazabilirim galiba. Ve sonra perde! Önümde artık ne kadar kaldığını bilemediğim zamanı bütün bunlar haydi haydi doldurur zaten.

İKİNCİ PARTİ: Türkiye’de İki Partili Siyasi Sistemin Kuruluş Yılları
(1945-1950) Cilt 1
Cemil Koçak, İletişim Yayınları
2010, 976 sayfa, 44 TL.


Aynı kitap üzerine Murat Aksoy’un da bir eleştiri yazısı yayınlandı. Yazı sabitfikir sitesinde.

Bir Cevap Yazın