Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

Bildiğimiz gibi  değilmiş...

Yine Radikal gazetesinin 16/04/2010 tarihli kitap ekinden bir tanıtım. Bu sefer Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki kültürel ve siyasal devamlılığa dair bir kitap tanıtılan. Resmi Türk tarihçiliğinin, imparatorluk ile cumhuriyet dönemleri arasında varolduğunu  iddia ettiği radikal kırılmanın geçerliliğini sorgulatacak bir takım anektodlar ve arşiv malzemesi içeriyor kitap.


Vahdettin Engin ‘Cumhuriyet’in Aynası Osmanlı’da, hem Osmanlı’da hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan ilginç olayları aktarıyor. Yazar, gerek gazete haberlerinden, gerek arşivlerden edindiği belgeleri tarayarak ulaştığı bilgileri hikâyeleştirerek sunuyor

IRMAK ZİLELİ

Osmanlı’da yük beygirlerinin de haftalık izin günü olduğunu biliyor muydunuz? Peki İkinci Abdülhamid’in aynı zamanda bir ‘tiyatro yazarı’ olduğunu? Ezanın hangi dilde okunacağı tartışmalarının köklerinin Osmanlı’ya kadar uzandığını? Arnavutça okunan Cuma hutbesinin hükümet krizine neden olduğunu? Kutlama günlerinde havaya ateş açmanın da yine çok eskilere dayanan bir gelenek, üstelik gayrimüslimlerden bize bulaşan bir özellik olduğunu? Enflasyondu, bütçe açığıydı, misyonerlikti, hortumculuktu, korsan kitaptı, kaçak rakıydı, futbol maçlarında yaşanan izdihamlardı, öğrenci boykotlarıydı… Hepsinin bir ilki vardı ve birçoğu Osmanlı zamanı, bir kısmı ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanmıştı. Bugünün meseleleri arasında saydığımız ve tartıştığımız, güncel tartışmaları işgal eden bu konular meğer ezeli ve ebedi meselelerimizmiş de, haberimiz yokmuş!

Prof. Dr. Vahdettin Engin, Cumhuriyet’in Aynası Osmanlı kitabında, hem Osmanlı’da hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan bu ilginç olayları, kısa anekdotlar halinde aktarıyor. Gerek gazete haberlerinden, gerek arşivlerden edindiği belgeleri tarayarak ulaştığı bilgileri hikâyeleştirerek sunuyor okura. Günümüzde aşina olduğumuz pek çok olayla ilişkilendirerek aktardığı bu hikâyeler, bu yönüyle ilgimizi çekmenin yanı sıra, hem Osmanlı’nın hem de Cumhuriyet’in kültürel özelliklerine dair de ipuçları veriyor. Bir tür kültür araştırması gibi de okunabilecek olan kitap, kadın-erkek ilişkilerinden ekonomiye, sanat yaşamından sosyal olaylara, hükümet meselelerinden dini tartışmalara kadar Türkiye’nin kültür tarihine ilişkin bilgiler veriyor. İşte onlardan bazıları…

Yük beygirlerine tatil günü!
Yıl 1587. Yük beygirlerinin ‘çalışma koşulları’nın kötülüğü Sultan Üçüncü Murat’ın dikkatini çeker ve bir ferman yayınlar. Bu fermanda sahiplerinin hayvanlarını iyi beslemeleri gerektiği öncelikle belirtilir. Ve hemen ardından da hayvanlara taşıyabileceklerinden fazla yük bindirilmemesi gerektiği… Yük beygirlerinin haklarını gözeten ilk padişah olan Sultan Üçüncü Murat’tan üç yüz yıl sonra, 1856’da beygir haklarını gözeten yeni bir belge çıkar. Yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için kimi kuralların hatırlatıldığı belgede beygir hamallarının Cuma günleri tatil yaptıkları vurgulanıyor. Fakat bu tatil günlerinde beygirlerin binek amaçlı kullanılma ihtimaline karşı semerlerin üzerine demir çubuklar çaktırılmış olmasına rağmen kimi esnafın hayvanları erzak nakliyatında kullandıkları ortaya çıkmış. Bunun üzerine yük hayvanlarının altı gün çalışması ve bir gün dinlenmesi kurala bağlanmış… İş kurala bağlanmakla kalmamış, konuyla ilgili görevli memurlar tayin edilmiş, esnaf sürekli olarak denetlenmiş! Ama insana ‘buyurun buradan yakın’ dedirtecek bir olay, bu düzenlemenin üzerinden altmış yıl geçtikten sonra yaşanmış. 1920 yılında Tramvay ve Tünel işçileri haftanın bir günü izin yapma talebiyle greve çıkmışlar!

Boğa güreşi ispanya’ya mahsus değilmiş!
İspanyol kültürünün bir parçası sanılan boğa güreşlerinin Osmanlı’da da bir dönem moda olduğu aklınıza gelir miydi? Yük beygirlerine haftalık izin günü veren bir devletin, tutup da boğa güreşi gösterilerine göz yumması ayrıca şaşırtıcı değil mi? Yıl 1910, Mayıs ayı. 2. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında yurtdışından gelen bir kumpanyanın Beyoğlu’nda birkaç boğa güreşi gösterisi yaptığı haberleri hızla yayılıyor. Gazeteler bu ‘rezaleti’ haber yapınca, Dâhiliye Nazırı’nın emriyle boğa güreşleri de yasaklanıyor.

Gönüllü çöpçüler
Bugün İstanbul’da çöp toplama sisteminden şikâyetçi olmayan İstanbullu var mıdır bilmem, ama eskiden iş daha da karışıkmış. Devlet, çöplerin toplanması için para harcamazmış çünkü. Neden mi? İstanbul’un ‘gönüllü’ çöpçüleri varmış da ondan. Diyeceksiniz ki insan çöp toplamaya gönüllü olur mu? Olur! O zamanlar çöplerden sık sık değerli eşyalar çıkarmış. Bunlar arasında mücevhere bile rastlandığı olurmuş. İşte İstanbul’un çöp meselesi bu değerli eşyaların peşinde olan gönüllülere teslim edilmiş o yıllarda. Ta ki 1854 yılına kadar! O tarihten itibaren sokakların temizliği ve çöp toplama işi belediyelere verilmiş. Ama yıllar yılı İstanbul sokaklarının temizliği sorunu bir türlü çözülememiş. Nizamnameler çıkarılmış, müdürlükler kurulmuş, fermanlar yayımlanmış, yine de şikâyetler bitmemiş. Yaklaşık 200 yıllık bir tarihi var anlayacağınız çöp meselesinin. Bugün de hâlâ çözülebilmiş değil… Kültür Başkenti olduk ama çöplerimizden henüz kurtulamadık!

İlk işçi grevleri ve kadınlar!
İlk işçi grevleri 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamış ülkemizde. 1872 yılının şubat ayında Beyoğlu Telgrafhanesi işçilerinin grevi buna bir örnek. Ama esas büyük grevler İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra başlamış. 1908 yılının ağustos ve eylül ayları grev ayı olmuş desek yeridir. Talepler ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi. Sonra dikkati çeken bir başka grev de Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda gerçekleşmiş. Tarih, 23 Mart 1909. Bazı işçilerin görevine son verilip yerlerine yabancı ülkelerden işçi getirilmesiyle patlak vermiş grev. Bu grev bir uzlaşmayla kısmi olarak da olsa sonuca ulaşmış. Yabancı ve Türk işçilerin dönüşümlü olarak çalışmasına karar verilmiş. Ama daha da ilginç olan kadın işçilerin de greve gittiği örnekler. Bursa’da başlayıp ülke sathına yayılan bu grevler sonuçta büyük bir başarı elde edemese de o dönemde kadınların toplum içindeki konumu ve gösterdikleri azim açısından oldukça ilgi çekici. Bursa grevinin tarihi 1911. Üstelik bu grevin ikinci bir boyutu daha var. İşgal! Kadın işçiler fabrikalarını terk etmeyi reddedip, yetkililere verdikleri dilekçede mesai saatlerinin azaltılmasını ve günlük çalışma ücretlerinin 10 kuruşa yükseltilmesini talep etmişler. Bursa’dan Bilecik’e sıçrayan grev dalgası, ipek fabrikalarından halı fabrikalarına kadar uzanmış. Ancak ne yazık ki hiçbir hukuki dayanakları olmadığı için grev bir sonuca ulaşamamış…

Kadın sinema seyrederse ne olur?
Kadın işçilerin grev yapmasına bakmayın siz, aynı tarihlerde 1913 yılında kadınlara özel matine düzenlenince kıyamet kopmuş. İstanbul’daki devlet yetkililerine yağan telgraflar durumun içler acısı olduğunu ortaya koyuyor. Müslüman kadınların sinema seyretmesinin dini kurallara uygun olmadığını iddia eden bu telgrafların ve protestoların yarattığı baskı sonucu Osmanlı hükümeti 16 Ocak 1913 tarihli bir yazıyla sorunun “sürtüşmeye yol açmayacak şekilde” çözülmesi istemiyle valiye bir yazı yazmış. Hükümet çözümü tarif etmemiş ama protestolar dindiğine göre, o sürtüşmesiz çözüm ne olabilir dersiniz?

Cinsiyet değiştirme özgürlüğü
Cumhuriyet’in ilk yılları. Kadınların sinemaya gidip gidemeyeceği tartışmalarının üzerinden henüz yalnızca on dört yıl geçmiş. Ama bu arada bir devrim yaşanmış. Onu unutmamak gerek. Gazetelere yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre, Hafize isminde bir kadının “kendimi kadın gibi hissetmiyorum” diyerek doktora başvurmasıyla başlamış her şey. Doktorlar yaptıkları tetkik sonucunda kadının haklı olduğuna karar vermişler ve çift cinsiyetli olan Hafize Hanım’ın talebi doğrultusunda ameliyatla erkek olmasında bir mahsur olmadığında hemfikir olmuşlar. Hafize olmuş Hafız. Ve bunun arkası gelmiş. Ondan cesaret alan diğerleri de aynı şikâyetle başvurmuşlar hastanelere. Bu olaylar toplumda bir infial yaratmış mı dersiniz? Gazete haberlerine bakılırsa, münferit olaylar olarak görülüp üzerinde durulmadan geçilmiş. Kadınların yaptıkları açıklamalardan anlaşılan o ki, bu kararları o kadar da büyük iş açmamış başlarına…

CUMHURİYET’İN AYNASI OSMANLI
Vahdettin Engin
Yeditepe Yayınevi
2010
320 sayfa
16 TL.

Bir Cevap Yazın