Soner Torlak: ‘Linç’e karşı bir direniş alanı olarak beden

Soner Torlak’in 17 Ocak 2010 tarihinde yayınlanan Birgün gazetesinin pazar ekindeki yazısı:

‘Linç’e karşı bir direniş alanı olarak beden

Geçmişten günümüze bütün uygarlıklar insan bedenine gereken saygıyı göstermekte her zaman sıkıntı yaşamış, bedeni işlevselleştirmek, sınıflandırmak ve sınırlandırmak yoluyla, onu taşıdığı yıkıcı ve yaratıcı potansiyelden soyarak egemenliğin basit birer taşıyıcısı ve uygulayıcısı haline getirmeye çalışmıştır. İnsanın bütün dünyayı onun dolayımıyla deneyimlediği bedeniyle kurduğu ilişkinin biçimi, nihayet insanın kendisini kuşatan ve mekânsal düzenlemeleri de büyük ölçüde belirlemeye çalışan sistemle kurduğu ilişkinin bir türevidir aynı zamanda. Kuşkusuz burada bedenlerin bir araya gelerek, örgütlenerek kolektif bir beden oluşturmaları da mümkündür. Bedenin potansiyelinin farkına varmak, onu sisteme karşı bir silah olarak kullanmayı becermek ise egemenlerin korkulu rüyasıdır.

Peki, egemenler ya da egemen sınıf diyelim, bir kere bu korkulu rüyayı görmeye başlarsa ne olur? Basit: Bu tekil ya da kolektif bedeni ortadan kaldırmaya çalışır ve bunun çeşitli araçları vardır. Hapishane bu araçların kuşkusuz en sistemli ve en işlevselidir. Bedeni kolektivitesinden ve ekosisteminden ayırarak kurutmaya çalışmak, yetmezse potansiyelini dışa vurmasını sağlayacak fiziksel gücünü yok etmek adına işkence yapmak ve nihayet bedeni infaz etmek, yok etmek.

Türkiye’de önemli bir kültürel miras olarak nesilden nesile aktarılan ve nihayet son haftalarda Edirne’de Halk Cepheli dostlara karşı girişilen eylemliliklerle yeniden gündeme gelen ‘linç’ ise egemen sınıfın, direnen bedenin alenen iradesini kırmaya ya da onu ortadan kaldırmaya yeltendiği araçlardan biridir. Linç olgusunda kapatılma pratiklerinden farklı olan, bedenin iradesinin teslim alınmasına dönük şiddet uygulanırken, bir yandan da bu durumun teşhir edilmesidir. Teşhir, direnme potansiyeline sahip bütün bedenlere gözdağı verme amacı da taşımaktadır.

Linci kapatılmaktan farklı kılan şey kontrolsüz ve akıldışı görünümü ve muhatabın kimliksiz bedenler oluşudur. Bu anlamda hapishaneye konan bir bedenin muhatabı, onu yıldırmak üzere sistematik biçimde harekete geçmiş olan devletin ta kendisiyken, linç edilen beden, karşısında, devlet ideolojisiyle bütün çelişkileri ve ortak noktaları taşıyan başka bedenleri bulur. Bedeni bedenle terbiye etmek, egemen sınıfın belki de en akıllıca buluşlarından biridir. Bu sayede direnen ya da direnme potansiyeli olan bedene yönelen şiddetin vebali un ufak ve faili görünmez olur. Direnen ya da direnme potansiyeli olan bedeni linç edenler en meşru söylemle halk, en utangaç söylemle birtakım provokatörlerdir.

İşin bir başka boyutu da, egemen sınıfın bedenin bu yönlü bir çoklu kullanımına tahammül edememesiyle ilişkilidir. Direnen beden kapitalizmin çorak, sınırlı ve erkek-egemen tüketici kültürüne bir meydan okumayı da yankılamakta ve bu kültüre karşı özgün, pasaklı, sınırsız ve çok-cinsel bir kolektiviteyi örgütleme ihtimalini taşımaktadır. Genç bir kadının şehrin en işlek caddesinde bağırarak insanları mücadeleye çağırması işte tam da bu yüzden egemen sınıfın sabrının sınırlarını her yönden zorlamaktadır. Bu direnen bedene dönük girişilen linçte yer alanların suratlarından işte tam da bu egemen sınıf zihniyetinin ezberinin bozulmasının huzursuzluğu okunmaktadır.

Linç edenler sadece kızgın değildir, huzursuzdur ve onları kızdıran tam da budur. Karşılarında tekil ya da kolektif bir beden, onların bedenlerini kullanma biçimlerine ve kendi bedenleriyle ve diğer bedenlerle kurdukları ilişkiye meydan okumaktadır. Nihayet linç eden beden, linç ettiği bedene başka türlü bir ilişki biçimini tanımanın hayatı algılayışına dönük bütün bildiklerini geçersiz kılacağı endişesiyle saldırır. Ve ortadan kaldırmak istediği şey bir başka beden gibi gözüküyorsa da aslında bir başka algılayış biçimidir.

Ancak işi karmaşıklaştıran şey, linç eden beden ile linç edilen beden arasındaki ayrımın oldukça silik, muğlâk ve değişken oluşudur. Bugün linç eden bir beden yarın linç edilen bir bedene dönüşebilir ve tersi de doğru olabilir.

Öte yandan linç, bedenlerin mekânı deneyimleme biçimleriyle de yakından ilgilidir ve bir bedeni linç etmek aynı zamanda o bedenin o mekâna ait olmadığını düşünmek ve o bedeni oradan atmak anlamına da gelmektedir. Kürt ve Çingene kardeşlerimize karşı girişilen linç biçimleri, linç eden (ya da linç etmesi için alan açılan) bedenin mekânı sahiplenmesi ve ancak kendi algı skalasına dâhil olan beden biçimlerinin bu mekânı kullanabileceğine ilişkin bir fikriyata sahip olmasıyla ilişkilidir.

Mekân, egemenliğin tesis edilmesinde oldukça kritik önemdeki bileşenlerden biridir. Mekânı ‘yer’den ayıran, zaman deneyimini de içermesidir. Dolayısıyla bir mekânı sahiplenen bedenler, o mekânı belirli bir tarihsellik dahilinde deneyimlemişler ve egemenliğin üzerinde her gün yeniden kurulduğu mekânı da bu nedenle kendilerine mal etme eğilimine girmiştir. Değil mi ki, bu kadar zamandır onlar buradadır ve diğerleri orada değildir, o zaman o mekân bu kadar zamandır burada olanlara aittir. Kuşkusuz burada ‘olup/olmama’ meselesinin oldukça ideolojik ve manipülatif bir algıyla tespit edildiğini de eklemek gerekmektedir.

Mekân giderek içerme/dışlama ile ilişkilendirilecek biçimde her türlü konumu belirleyen temel bir kategori haline gelmektedir. Nihayet egemenliğin tesisi açısından oldukça önemli bir araç olan bu içerme/dışlama pratikleri, egemen sınıfın ‘mekânı tutmayı’ hayati bir görev olarak önüne koymasına ve mekânı kaybetme korkusu yaşadığı her anda, bu tehdidi yarattığını düşündüğü bedenleri bu mekândan ‘linç’, ‘tehdit’ ya da ‘tehcir’ ile sürmesine neden olmaktadır.

Egemenlik, mekân ve beden üçgeninde düşünüldüğünde önümüzdeki meselelerden ilki ‘mekânı tutabilmek adına bedenimizi bir direniş alanı olarak yeniden kurgulamaktır’. İkincisi bu kurgulama dahilinde bedenlerimizi daha kalabalık, daha çok sesli ve daha çok yürekli kolektif bedenlere dönüştürmemiz gerekmektedir. Zira mekânı ancak kolektif bedenler ve ancak direniş tutabilmektedir. Bunu yapabilmemiz için muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil olmayan kanda ve kaldırım taşlarında mevcuttur.

Bir Cevap Yazın