Mutlu Arslan: Bir iktidar tekniği olarak linç

Mutlu Arslan’in 17 Ocak 2010 tarihli Birgün gazetesinin pazar ekinde yayınlanan makalesi.

Bir iktidar tekniği olarak linç

Her linç girişimi, ‘meşruiyetini’ toplumda egemen olan ‘hakikat rejiminden’ alır. Bu dayanak, linç durumunda ortaya çıkan insanlık dışı manzarayı filtrelediği gibi, lince katılanlara ‘yapılması gerekeni yapıyor olmanın’ hazzını ve iştahını duyumsatır. Linç, hukuki prosedürlerin dolambaçlılığına karşı, ‘toplumun sağduyusunun’ doğrudanlığı olarak kendisini anlamlandırır.
Linç, çoğunlukla ‘hukukun eksikliğini gidermek dürtüsüyle harekete geçen kitlelerin doğrudan cezalandırma eylemi’ olarak tanımlanır. Bu soğukkanlı tanımlama, aslında son kertede linç eylemini ‘normalleştirmeye’ hizmet etmektedir. Çünkü her şeyden önce, lince maruz kalanlarla değil, linç girişiminde bulunanlarla duygudaşlık kurmaya zorlar. Televizyonlardan seyredilen linç eylemleri karşısında kurulan “ama”lı cümleler, bu haklılaştırma eyleminin ürünü olduğu gibi, bu çarpık normalliğin yeniden üretilmesine hizmet eder.

Aslına bakılırsa ‘norm’ ve ‘normallik’, linç eylemlerini değerlendirebilmek için en kullanışlı kavramlardır. Bu kavramlar, her linç olayından sonra duymaya alışık olduğumuz kerameti kendinden menkul ‘toplumsal hassasiyetlerin’ şifrelerini çözebilmemize olanak sağlar. Toplumsal hassasiyet denilerek belirsiz hale getirilen şey, ülkede egemen normun kapsamını ve sınırlarını işaret eder. Norm, sadece kurallara ve yasaya ilişkin değil, toplumun üzerine inşa edildiği her türden değer ve pratiğe dairdir. Dolayısıyla normların dışında kalan her şey, basit anlamda bir hukuki suç olarak değil, toplumun varlığına dair bir tehdit olarak tanımlanır.

Lince uğrayan kesimleri ortaklaştıran şey, maruz kaldıkları muameleden çok, normalliğin sınırları dışında kalıyor olmalarıdır. ‘Anormallik’ ya da ‘sapkınlık’ olarak nitelendirilebilecek bu durum, yaşam tarzından cinsel tercihlere, dinsel inançtan ulusal kimliğe, siyasal görüşten adli suçlara kadar farklı alanlara uzanmaktadır. Dolayısıyla linç durumuyla karşılaşıldığında aklımıza getirmemiz gereken ilk şey, toplumsal normlar olmalıdır. Bu noktadan bakıldığında, basın açıklaması yapmak istediği için linç edilmek istenenlerle, tecavüz yüzünden linç edilmek istenen kişilerin içinde bulundukları durum herkesin düşündüğünden çok daha fazla birbirine benzemektedir.

LİNÇ VE DEVLET OTORİTESİ

Linç eylemlerini değerlendirirken yapılan en yaygın hata, konuyu devlet iktidarından ayrı, tamamıyla sivil bir performans olarak görme eğilimidir. Bu hatalı eğilimin bizi götüreceği en son nokta, ‘linç pratiğinin devlet otoritesine güvensizlikten ortaya çıktığı’ yolundaki bir düşünüş olacaktır. Sanılanın aksine linç, devlet otoritesini tehdit etmez, tam tersine, devlet otoritesini tehdit edenlere yönelir. Dolayısıyla linç hiçbir biçimde anarşizan değil, tam tersine statükocudur. Ve her statükocu hareket gibi devlet iktidarının güçlendirilmesi ve merkezileştirilmesi talebi etrafında örgütlenir. İşte bu yüzden linç, ‘devlet olmazsa başımıza gelecekleri’ değil, ‘devlet egemenliğinin özünü’ gözler önüne serer.

Linç, iktidara içsel olmakla birlikte, aynı zamanda bir iktidar krizi semptomudur. İktidarın ‘hukuk’ yoluyla oluşturması beklenen ‘düzen’ durumundaki bir arızaya işaret eder. Şiddetten arındırıldığı oranda mükemmelleşebilecek bir iktidar mekanizmasının, saf şiddete muhtaç kalması durumudur linç. Ne var ki, iktidar, ortaya çıkan bu saf şiddeti ‘adlandırmaktan’ ve ‘konumlandırmaktan’ daima kaçınır. Bugüne kadar linç olaylarının neredeyse hiçbirinin adli bir kovuşturmaya konu olmaması, tüm olayların devletin resmi kolluk güçlerinin gözleri önünde gerçekleşse de hiçbir yasal işlemin yapılmaması, bu kaçınmanın en önemli göstergesidir.
Lincin, hukukun konusu olmaktan kaçırılmaya çalışılması boşuna değildir. Linç ile hukuk arasında siyasal bir derecelendirme yapıldığında ‘linç’, açık biçimde ‘hukuku’ öncelemektedir. Linç sırasında ortaya çıkan şiddet, ‘hukuk oluşturucu’ bir egemenliğe işaret etmektedir. Dolayısıyla -kendi varlığını sorgulamaksızın- hukukun linç adına söyleyebileceği herhangi bir şey yoktur. Zira anayasal bir hak olan ‘basın açıklaması yapma’ hakkını kullanmak isteyenlerin linçle yüz yüze geldiği, dahası gözaltına alınanların lince uğrayanlar olduğu bir durumda hâlâ hukuktan bahsetmek en hafif ifadeyle körlüktür.

Egemenlikle bu denli ilişkili olmakla birlikte, hukukla tanımlanamayan lincin siyasal teori içerisinde konumu, İtalyan düşünür Giorgio Agamben’in ilk siyasal ilişki biçimi olarak tanımladığı ‘yasaklama’ ile özdeşleştirilebilir. Agamben’e göre ‘yasaklama’, hukuk alanının dışında tutarak, egemenliği devam ettirme olanağı sağlayan bir siyasal ilişki biçimidir. Neyin hukuk içine alınarak içerileceği, neyin hukuk düzeninin dışında tutulacağının ‘belirlenmesi’, egemenliğin en önemli dışavurumudur.

Devletin en derin ilgisi ‘hukukun’ ve ‘adaletin’ sağlanması değil, bu ikisinin varoluş koşullarının devam ettirilebilmesidir. Kamu düzeni, hukuk yoluyla değil, itaatle sağlanır. Bu düzende linç, normlara itaat etmeyenlerin yazgısıdır.

Bir Cevap Yazın