Kansu Yıldırım: ‘Vatandaşın tepkisi ile karşılaştılar’ın sosyal psikolojisi

Kansu Yıldırım’ın 17 Ocak 2010 tarihli Birgün gazetesinin pazar ekinde yayınlanan yazısı:

‘Vatandaşın tepkisi ile karşılaştılar’ın sosyal psikolojisi

Ana akım medya olarak adlandırdığımız hükümet ve sermaye yanlısı ulusal basın, toplumsal ilişkilerde her zaman kendisine kazanç sağlayan güçlüden yana taraf olmuştur. Ne ki, ulusal basının güç odaklarına duydukları aşkı karşılıksız olmayarak, yoğun klientalizmin yaşandığı bir ilişki sürecidir. Bu ilişki düşman çatlatır mı bilinmez ama bildiğimiz bir şey varsa o da azınlıklara ve muhalefete karşı her daim otoriter bir tavır takındıklarıdır. Ulusal basın otoritesini telekomünikasyon ağlarına muktedirliğiyle orantılı, azınlıkların (etnik veya mezhepsel) ve muhalefetin (sosyalist veya sosyal-demokrat) eylemliliklerini görünmez kılmak yahut olumsuz izlenim eşliğinde sunmak amacıyla kullandığı bilindik bir gerçektir. Bu arada, ulusal basının bütün argümanları ve jargonları sınıfsal eşitsizlikleri kalıcılaştırırken, cinsiyet eşitsizliğini de sermayenin çıkarlarına uygun biçimde işlevselleştirmeyi ihmal etmez.

Medyanın haber sunuş biçimlerini fantazmagorik bir hale büründürmesi iki amaca hizmet eder. Birincisi, kendi çıkarlarını iktidarın çıkarları ile ortak potada buluştururken bir taraftan tüm halka bir harikalar diyarı ya da olmayan ülke sunmasıdır. Bu sayede sermayenin icra organı olan hükümetin veya bizatihi kendinin yaşadığı çelişkileri muğlâklaştırır. Kişilerin “ne oluyor yahu?” sorusunu sormalarına fırsat verdirilmez. Tam da bu noktada devreye yoğun bir yandaşlık ve popülizm girer.

Medyanın fantazmagorik dünyasının izleyenler ve okuyanlar üzerindeki ikinci etkisi ise iki parçanın müteakipliğinden oluşur: Karamsarlık ve kötümserlik ile apati ve kanıksama.

Dünya’da ve Türkiye’de görülen toplumsal ilişkilerin ataerkil ve kapitalist işleyişi, halka sürekli olarak şiddet ve ölüm dolu veya iç-dış tehdit mitlerini pompalayan haberleri sunarak “çıkış yok!” dedirtecek olumsuz bir hava yaratılır. Karamsarlığın toplumda git gide yayılmasında bir illüzyon aracı olan medya, tarihsel süreçte sermayedar sınıfların çıkarlarına uygun olarak bir tarihsel blok inşa etmeye yaracak biçimde de bir iklim yaratır. Yaratılan karamsar ve kötümser bu iklim, halkı sinizme iterek zayıf iradeyi tesis eder. Hal böyle olunca bu havayı dağıtacak bir üst-otorite/yönetici arayışına yönelen halk, temsil iradesini sınırsız süre ile bu üst otoriteye devredebilir. Kısacası, karamsarlığın kol gezdiği toplumların nihai durağı faşizm olmuştur ve medya, kötümser hava yaratma işinde zımnen veya sarih olarak bir çekince duymayarak, –karamsarlığa/çıkış yok düşüncesine neden olan şiddet dolu–, haberleri iktidarın çıkarlarına uygun biçimde sunmaktan geri kalmaz.

Medyanın azınlıkları veya muhalif kişi/grupları haber metinleri içinde konumlandırırken, okuyan ve izleyen halka yönelik psiko-politik tutumu ise konsantre bir apati ve kanıksama hali yaratmak üzerine kuruludur. Özellikle vahşet ve ölü(m) dolu haberlerin servisi kimi zaman aşırı dozda servis edilmekte, böylelikle izleyen ve okuyan kişiler için ‘o’ olayın taşıdığı mahiyetin içi boşaltılarak kişinin kanıksanması sağlanmaktadır. Bu durumun peşi sıra gelen psikoloji, ‘çevreyle patolojik ilgisizlik’ hali, apatidir.

Her gün televizyonunu ya da gazetesini açan bir kişi, sürekli olarak kesilmiş kafa, dayak yiyen birilerini, tacize uğrayan kadınları ya da trafik kazalarını görmeyi sürdürdüğü zaman insanları fotoğraftaki, videodaki veya metindeki söylemden sıyırarak nesneleştirmeye başlar. Haber metinlerinde, vtr’lerde sunulan kurban, düşünen, konuşan, alışverişe giden, ailesi olan, sevişen, vs. bir kişi değil, o an için şiddet biçimlerinin bedenini çarpışma alanı olarak cisimleştirdiği bir organizmadır. Apatinin kanıksanma ile tamamlanması akabinde seyirci/okuyucu bir üst düzleme geçerek ‘daha çok şiddet’ arayışına koyulabilir.

Değişim değeri olan her meta gibi haber metinlerini de metalaştıran ulusal basın, ‘daha çok şiddet’ arayışını reyting ve tiraj bağlamında arttırmak için var olanı abartarak sunabileceği gibi olmayanı da kendinden menkul kötücüllük içinde yeni baştan kurgulayabilir. Bizler yalan haber adı altında pek çok muhalifin veya azınlığın hedef gösterilme örneklerinden bu duruma aşikârız. Bu aşikarlık halimiz ise 2005 yılından itibaren spesifik bir şiddet formu altında artamaya başladı: linç ve linç haberleri.

Suçlu olduğu hakkında hemfikir olunan kişi ve grupların, suçu herhangi bir hukuki mekanizma ile sabitlenilmeksizin yargısız infaz ile adaleti sağlama(!) aracı olan linç, Amerika’nın 1700’lerin son çeyreğinde WASP’ların (beyaz anglo-sakson kişilerin) siyahlara karşı geliştirdiği bir ekonomik ve sosyo-siyasi tahakküm/cezalandırma aracı idi. Bu araç, yüzyıllara meydan okuyarak iktidar aygıtının kendi çizdiği hukuki sınırların dışına çıkması için çok yönlü bir cezalandırma ve otoritenin yeniden üretim aracı haline dönüştü. Medya hem kendisinin hem iktidarın çıkarlarını koruma ve kollama adına linç eylemlerine meşruiyet kazandıracak bir dil geliştirmeyi ihmal etmedi. Yazının başlığı olan ‘vatandaşın haklı tepkisi’ ibaresinde olduğu gibi…

Ana akım medya, milliyetçi ve sermaye yanlısı söylemi ile çelişkileri örtmeyi sürdürürken diğer taraftan muhalif gruplara ve azınlıklara yönelik tepkileri meşrulaştırmak için şovenist ve gerici grupları halk olarak kurar. Ulusal basın bu tarz art niyetli, provokatif grupların tutumlarını bir üst düzleme çıkarır ve heterojen bir insan topluluğunu homojenleştirmeye koyulur.

6 Nisan 2005 yılı ile 9 Ocak 2010 tarihleri arasında tam tamına 36 linç girişiminde bulunulmuş ve linç edilenler ile edenler arasında ulusal basın tarafından bir kimlik ayrımı sürekli yapılmıştır. Ama kimlik zannedildiği gibi Alevi, Sünni, Kürt, Türk olmaktan ziyade vatandaş ve eylemciler olarak lanse edilmektedir.

Demokrasinin ihanet, örgütlülüğün terörizmle eşleştirildiği haber metinlerinde sıkça rastlanan ayrımlarda saldırgan ve linççi grupların kimliği homojenleştirmeye uygun biçimde siyasi, etnik ve mezheplerinden sıyrılarak aşkın bir halk kimliğine büründürülür. Bu sırada medyaya yansıyan linç haberlerinde, linç eylemi insan-doğasının bir davranışı olarak sunulur. En son olarak ‘haklı’, ‘meşru’ tepki boyutu ile diğer linç eylemlerine uygun bir kılıf hazırlanır.

Linç girişimlerinin büyük çoğunluğu, ekonomik hoşnutsuzluk ve siyasal dönüşümlerin yarattığı tabakalaşma biçimlerinin değişmesi ile ‘konum kaybetme korkusu’ gibi faktörlerin neticesinde gerçekleşir. Bu korkuyu metalaştıran medya, ideolojik formasyonuna uygun biçimde kitleleri çatışma içinde yaşatmayı amaçlar. Linç eylemlerine atfedilen meşruiyet kaynakları ise doğrudan bu süreçlerin çalışmasına hizmet eder.

Son olarak 2009 yılı içinde gerçekleşen Kürt halkına yönelik 6 linç girişimi ve lince maruz kalanlar ile edenlerin medyadaki temsili, Türkiye’nin diğer linç girişimleri için profil-okuma imkânı sunmaktadır. Bu bağlamda 36 linç girişimini tahlil etmeye başladığımızda, PKK’lı yaftası ile düşman (hostis) olarak kodladıkları Kürt yurttaşlarımıza 22, PKK’lı sandıkları sol gruplara karşı ise 17 linç girişiminde bulunulmuştur. Bazı örneklerde ‘Türk kadına laf atan’ Kürt yurttaşlar,  bazı örneklerde ise ‘Ahmet Kaya’ tişörtü giyen kişilere PKK’lı oldukları gerekçesi ile saldırılmıştır. Bu noktada medyanın kitleler arasında yarattığı dost ve düşman kamplaşmasında linç, dostların birbirini ve mekânlarını koruyacakları, istikrar sağlayacakları bir pratikler bütünü olup tamamen karşı tarafın provokasyonu sonucu gerçekleşen ‘haklı tepkidir’.

Son birkaç haftadır Selendi, Edirne ve Mersin’de yaşanan linç girişimlerine ana akım medya, sermaye ve hükümet ile kurduğu klientalist ilişkinin boyutuna göre manşetlerle dezenformasyon çalışmalarına tam gaz devam etmektedir. Özellikle Edirne’ye girmek isteyen sol görüşlü kişileri ‘terör örgütü sempatizanı’, ‘bölücü örgüt yandaşı’ kişiler olarak tanıtan medya, bu kişilerin maruz kaldıkları linç eylemliliklerini ‘münferit’ kategorisine yerleştirdikten sonra linç ortamına yol açan gerici/sağcı grupları ve güvenlik güçlerinin tedbirsizliğini, lince maruz kalanların üzerine yıkar.
Toplumsal bir denetim mekanizması olarak işletilen ve engelleme-saldırganlık psikoloji ile tetiklenen linç, medya, sermaye ve hükümet ve diğer güç odaklarının arasında kimi zaman öykünülecek bir siyasi poetika kimi zaman ise çıkar sağlayan kaçırılmaz asist hareketlerine sahne olur. Bu gösterinin sonlanması için ise ana akım medyanın sunduğu reçete, liberal demokrasi ve burjuvazinin çıkarlarına uygun olarak formülleştirilen düzen-içi metotlardan başkası değildir: Uzlaşmacı ol, boyun eğ ve itaat et; itaat et ki, yumruklar sana bir yıldız kadar uzak olsun. Ne var ki, bir tehdit mekanizması olarak her zaman bir nefes kadar da yakındır.

Bir Cevap Yazın