Dinçer Demirkent: Linç Kavramından Kurtulmak Gerekir

Dinçer Demirkent’in 17 Ocak 2010 tarihli Birgün gazetesinin pazar ekinde yayınlanan makalesi:

Linç Kavramından Kurtulmak Gerekir

Spinoza düşüncesinde insanın varolma kudretinin derecesini, yetkinliğini azaltan ve arttıran duygulanımlar tanımlanır: Kederli ve neşeli duygulanımlar. Tiranlara ve papazlara gönderme yapar Spinoza: Onlar arzu, umut ve korku üçgeninde bizi sıkıştırarak, kudretimizi azaltır ve bizi yönetilebilir kılarlar ya da Ulus Baker’in tarifiyle “iktidar bizim kudret eksiliğimizdir”. Türkiye’de de dünyada da linç adı yakıştırılan olguyu siyasal bir bağlam içinden değerlendirmek istiyorsak onun bize sunulan biçiminin ve bu biçime yönelik adlandırmanın dışında düşünmeliyiz, tam da Spinoza’nın bize öğrettiği yerden iktidar ve güçsüzlüğümüz arasındaki ilişkinin içinden.

HINÇ EGEMEN ŞİDDETTEN KAYNAKLANIR

Öncelikle şunu tespit edelim: Bir linç olayında kimler karşılaşır? Bu soruya verilecek yanıtlar siyasal olan ve olmayan iki bakış açısını çok net olarak gözlerimizin önüne sereceğinden çok önemlidir. Çok yaygın, siyasal olmayan ya da liberal diyeceğimiz yanıt bize şunu söyler: En az bir tarafın diğer tarafa hınç duyduğu bir karşılaşma söz konusudur ve bu karşılaşma, üçüncü taraf olarak devletin meşru şiddeti araya giremediği için hınç edilen tarafı yok etmeye varan sonuçlar doğurur. Bu sonuçların doğmaması ya da ortadan kaldırılması için hukuk devleti ilkesinin ve hukukun diğer “evrensel” ilkelerinin gözetilmesi gerekir. Siyasal liberalizmin böyle bir karşılaşma durumundaki temel eleştirisinin dayanağı da bu bağlamda hukuksal olacaktır.

Siyasal eleştiri, güç ilişkilerini varsaymak zorundadır. Bu karşılaşma karşısındakine hınç duyan bir grubun mağdur bir başka kişi ya da grupla karşılaşması olarak değerlendirilemez. Hınç, her durumda aslında kişinin kendisine yönelen bir hınçtır ve liberalizm tarafından görmezden gelinen egemen şiddetten kaynaklanır. Hınç ile karşısındakini yok eden kudretsizdir, serbest kalan, devlet tarafından serbest bırakılan bu güçsüzlüktür: İnsanlık düşmanı olarak tanımladığı, Türkiye’deki yaygın kullanımıyla terörist olarak adlandırdığı insanı yok etmeye yönelik bir güçsüzlük. Dolayısıyla siyasal eleştiri, kurulu iktidarın bekçisi olarak hukukun alanında kalmaz; içinde yaşadığımız siyasal form olarak devleti onun temelinde yatan kurucu şiddeti gözetmek durumundadır. Liberallerin bize anlattığı hikâyedeki ortada olmayan devlet eleştirisi değildir eleştirinin dayanağı. Siyasal eleştirinin dayanağı tam da orada görünmediği için orada olan polis şiddetidir.

‘DEVLETİN ŞİDDETİ VATANDAŞIN ADALETİ’

Dolayısıyla linç kavramının kullanımı bile devleti ortada görünmeyen olarak kodladığından siyasal eleştirinin yolunu tıkamaktadır. Bu bağlamda da linç  kavramının liberal kullanımı aslında devletin baş edemediği  bir belirsizlikle baş etmeye yöneliktir. Suçlu olarak kodlanamayan ama hukuksal bir düşman payesini de kazanamayan halkımızın dilinde “teröristler” olarak genel bir ada bürünmüş bir belirsizlikten bahsediyorum. Devletin kurucu şiddeti tam da bu belirsizlik durumunda hıncın ve güçsüzlüğün birlikte işlediği anda linç ile belirlenim kazanıyor. Meselenin medyada veriliş tarzı da bunun en açık örneği olarak karşımıza çıkıyor. Vatandaş ve gösterici kelimelerinin karşılaşmasında doğan belirsizlik, suç kavramındaki belirsizliğe denk düşüyor. Adalet de bunu takiben tam da adalet sağlayıcı bir unsur olarak linç karşılaşmasında suçun belirsizliği tarafından yaratılan bir belirlenime uğruyor. Orada olmayan devletin şiddeti vatandaşın adaletini sağlıyor.

Kudretsizliğimizi sağlamanın yolu olarak hıncı devreye sokmak, devletin kurucu şiddetini devam ettiren çekilmesine dayanır. Yoksulların hıncı, yoksullara, Türklerin hıncı Kürtlere, Çingenelere yönelir. Siyasal eleştiri, burada asıl hedef olarak hukuksuzluğu değil, hukuktan çekilmeyi ortaya koyar. Saldırıya uğrayan zavallı mağdurlar değildir, güçlerinden korkulduğu için güçsüzlerin hıncına uğrayan siyasal pozisyondur. Siyasal olmayan liberal pozisyon, devleti, kudretimizi elimizden alan iktidarı göz ardı eder. Siyasal pozisyon ise bir güç ilişkisini devreye sokar. Linç girişimine uğrayan devrimciler zavallı hukuksal özneler değil, siyasal öznelerdir.

Bir Cevap Yazın