Dünyayı sarsan 23 sayfa

Aşağıdaki yazı 1998 yılında Milliyet gazetesinde tercüme edilerek yayınlandı. O yıl 1848 yılında yayınlanan Komünist Manifesto’nun 150. yılıydı. Yazar Eric Hobsbawm 20. yüzyılın en değerli tarihçilerinden biridir. Konuyu işleyeceğimiz önümüzdeki haftalarda yararlanabileceğiniz bir değerlendirme.

Eric J. Hobsbawm - Fotoğraf: Anu Pushkarna

Dünyayı sarsan 23 sayfa

Eric Hobsbawm: Komünist Manifesto küreselleşmenin habercisiydi

“Avrupa demokrasisi, geçmişi kutlama mevsiminde. Bugünlerde sadece 1968 gençlik hareketlerinin 30. yılı değil, 1848 işçi hareketleri ve demokratik devrimlerinin de 150. yılı kutlanıyor. Marks ve Engels’in 1848’de yayınladıkları Komünist Manifesto, bugünün okuru için ne ifade ediyor? İngiltere’nin dünyaca tanınmış marksist tarihçisi Eric Hobsbawm’ın The Guardian’da çıkan yazısını kısaltarak aktarıyoruz.”

Fransız Devrimi’nde yayınlanan İnsan Hakları Bildirgesi’nden sonra dünyanın tanık olduğu belki de en etkili politik metin Komünist Parti Manifestosu’dur. Sadece 23 sayfaydı. 1848’de Paris’ten başlayarak bütün Avrupa’yı saran devrimlerden birkaç hafta önce yayınlanmış ve o devrimlerin yenilgisi ardından gözden kaybolmuştu.

Ama sonraki 40 yıl içinde, Manifesto adeta dünyayı fethetti; 1880’lerde Marksist etkinin giderek arttığı yeni sosyalist / işçi partilerinin yükselişiyle gündeme geldi. Daha 1917 Bolşevik devriminden bile önce, 30 dilde yüzlerce farklı baskısı yapılmıştı. Çin’e ve Japonya’ya kadar ulaşarak gerçek bir politika klasiği olmuştu. Sovyet komünizminin yıkılışı ardından, dünyada artık Marsist partilerin çöktüğü günümüzde bile Manifesto hala klasik olma niteliğini koruyor. Bence bu muhteşem başyapıtın 21. yüzyılın eşğindeki dünyamıza hala aktaracak çok mesajı var.

1998’de ilk okuyacak birisi için, Komünist Manifesto ne ifade edebilir?

Marx, ne kadar nefret etse de, içinde yaşadığı kapitalist burjuva toplumun olağanüstü başarılarını ve dinamizmini çok iyi yakalamıştı. Ama bunun da ötesinde Manifesto’nun önemi, 1848’de kapitalizmin tamamen değiştirdiği dünyanın bugün, 150 yıl sonra, hala içinde yaşadığımız dünya olmasıdır.

Manifesto’nun en önemli özelliği, kapitalist gelişmenin uzun vadeli tarihsel eğilimlerini çok iyi teşhis etmesiydi. Marks ve Engels sadece 1848’deki dünyayı tarif etmiyor, ileride meydana gelecek zorunlu gelişmeleri de tahmin ediyorlardı. Bu gelişmeleri bizler bugün bizzat yaşıyoruz. Hatta bizler bu metinde yapılan tahminlerin doğruluğunu daha iyi saptayabilecek durumdayız. Çünkü 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ulaşımda ve iletişimde yaşanan devrim gerçekleşene kadar; üretimin küreselleşmesi diye bir olguyu anlamak insanlar için neredeyse imkansızdı. Halbuki Manifesto daha 1848’de, her ülkede üretimin ve tüketimin kozmopolit bir karakter kazanmasından söz ediyordu.

Bir başka örneğe bakacak olursak, 1960’lara kadar kapitalizmin aile kurumunu yıktığı görüşü henüz doğrulanmış gözükmüyordu; bugün gelişmiş kapitalist ülkelerde doğan çocukların yarısı hayata tek ebeveynle gözlerini açıyor ve büyük kentlerdeki hanelerden yarısı yalnız yaşayan insanlara ait.

1848’de insanlara ya çılgın tahmin ya da devrimci safsata gibi gözüken bir çok şey, 20. yüzyıl sonunda kapitalizmin temel gerçekleri haline geldi.

Yüzyıl sonunda kitlesel ölçekte küreselleşmiş bir kapitalizmde yaşayan bizler için, Manifesto’nun eşit ölçüde çarpıcı bir de yanlışı yani gerçekleşmeyen kehaneti var. Burjuvazi, proletaryayı yaratarak kendi sonunu hazırlamadı. Proletaryanın zaferi gerçekleşmedi.

Manifesto’da bu konuda yapılan hata, aslında işçi sınıfının önemli ve merkezi bir politik sınıf olması açısından yapılmış bir hata değildi; tersine Avrupa’da bütün kapitalist ülkelerin politik hayatı, örgütlü işçi sınıfı hareketleri tarafından alabildiğine etkilendi ve dönüştürüldü. Sosyalist veya işçi partileri kitle partileri oldular. Bugün bile sosyal demokrasi yeni bir canlanma çabasında; ikinci Enternasyonal’ın mirasçısı olan sosyal demokrat partiler bugün İspanya ve Almanya dışında bütün Batı Avrupa ülkelerinde iktidarda.

Yanlış olan, burjuvazi karşısındaki sınıflar arasında en çok proletaryanın devrimci olduğu ve burjuvaziyi yıkacağı tahminiydi. Bunun yerine sosyal refah devleti kurulabildi.

Ancak 1848’deki analizin bir başka boyutu, kapitalist gelişmenin kendi içindeki yıkıcı güçlere değinmesiydi. Dev ölçekte üretim ve değişim araçları yaratan bu sistemin, tıpkı emrine aldığı “yeraltı güçlerini” artık kontrol edemeyen bir büyücüye benzetilmesi, kendi yarattığı zenginliği kontrol edemez hale gelmesi, günümüzde varılan noktayı çok iyi tanımlıyor.

Manifesto hep determinist anlamda tarihsel bir kaçınılmazlık metni olarak okunmuştur. Halbuki sistemin mezarı kazılacaksa, bunu ancak insanların eylemi gerçekleştirebilir.

Manifesto yenilgi olasılığını inkar etmiyordu. Kapitalist gelişmenin sonuçta toplumun devrimci bir dönüşümünü hazırlayabileceği umudunu dile getiriyor, ama alternatifin de “ortak bir yıkım” olduğunu söylüyordu. Daha sonra bu seçenek “sosyalizm ya da barbarlık” diye ifade edildi. Hangisinin gerçekleşeceği artık 21. Yüzyıla miras kalan bir soru.

Bir Cevap Yazın